16 Nisan 2010 Cuma
8 Nisan 2010 Perşembe
El Clasico

Iker Casillas, İspanya milli takımının teknik direktörü Vicente del Bosque'nin, Güney Afrika'da takımın kalesini emanet etmek için düşündüğü ilk isim. Casillas, son maçlarda eski formundan uzak göründü ve namına yakışmayacak hatalar yaptı.
Ligin en az gol yiyen kalecisine verilen Zamora ödülünün son sahibi Victor Valdes, bu yılki ''EL Clasico'' mücadelesine büyük bir moralle çıkacak. Milli takımın kalesine geçmek isteyen Valdes, Del Bosque'nin gözüne girmek için bu maçta yüksek performansla oynamak zorunda..
Real Madrid'in bol gol atarak kazandığı maçlara damgasını vuran Higuain ise aynı beceriyi büyük maçlarda göstermekte zorlanıyor.
Barcelona ile milli takımın orta sahasında görev yapan Xavi, Katalan ekibin oynadığı futbola şekil kazandıran bir futbolcu. Barcelona'nın topla oynama yüzdesi kesinlikle bu oyuncunun performansına bağlı. Son derece yaratıcı ve gol yollarını aralamakta usta.
Xabi Alonso, Real Madrid'de benzeri bir rol üstleniyor. İkili mücadelelerde üstün ve takımı, genelde bu oyuncunun çıkarttığı toplarla hızlı hücuma yöneliyor.Arjantin milli takımının Güney Afrika'daki en büyük iki kozu, bu hafta sonunda El Clasico'da birbirine rakip olarak kozlarını paylaşacak. İki futbolcu, La Liga'da gol krallığının ilk iki sırasında bulunuyor.
Messi, La Liga ile Şampiyonlar Ligi'nde, rakibin gücünü gözetmeksizin oynadığı futbol ve attığı gollerle dünya genelinde taktir topluyor.Real Madrid'in bol gol atarak kazandığı maçlara damgasını vuran Higuain ise aynı beceriyi büyük maçlarda göstermekte zorlanıyor.
Real Madrid'e geçen yaz gelen Ronaldo, takımına 90 milyon avroya mal oldu. Barcelona ise İbrahimoviç için 60 milyon avro civarında harcama yaptı.
Maliyetleri, takımlarına yaptıkları katkıda her ne kadar belirleyici olmasa da, İbrahimoviç, kimilerine göre Barcelona'ya fazla birşey katmadı. Katalan ekibin Şampiyonlar Ligi'nde elde ettiği başarılı sonuçlara katkısı bulunan İbrahimoviç, Real Madrid'in Barcelona'ya konuk olduğu maçta takımının ve maçın tek golünü atan futbolcu olmuştu.
Ronaldo ise bu maçta, kaleci Valdes'le karşı karşıya kaldığı pozisyonda takımının en tehlikeli atağını gole çevirememişti. La Liga'da İbrahimoviç'in 15, Ronaldo'nun 18 golü bulunuyor.

Maliyetleri, takımlarına yaptıkları katkıda her ne kadar belirleyici olmasa da, İbrahimoviç, kimilerine göre Barcelona'ya fazla birşey katmadı. Katalan ekibin Şampiyonlar Ligi'nde elde ettiği başarılı sonuçlara katkısı bulunan İbrahimoviç, Real Madrid'in Barcelona'ya konuk olduğu maçta takımının ve maçın tek golünü atan futbolcu olmuştu.
Ronaldo ise bu maçta, kaleci Valdes'le karşı karşıya kaldığı pozisyonda takımının en tehlikeli atağını gole çevirememişti. La Liga'da İbrahimoviç'in 15, Ronaldo'nun 18 golü bulunuyor.

Barcelona teknik direktörü Pep Guardiola, Real Madrid karşısında 3 büyük galibiyet aldı. Guardiola, takım düzenini ve oyun planını, skor ne olursa olsun nadiren değiştiriyor. Barcelona teknik direktörü, takımının topla oynama yüzdesini yüksek tutarak oyunu kontrolü altına alıyor.
Maç, Real Madrid'in Şampiyonlar Ligi'nden elenmesinin ardından yoğun eleştirilere hedef olan Pellegrini'nin buradaki geleceği açısından büyük önem taşıyor. Pellegrini'nin bu maçta da, topla oynama yüzdesi yüksek Barcelona'yı kontraataklarla vurmayı planladığı düşünülüyor.
ajansspordan alıntıdır...
El Clasico öncesi clasico bir yazı.Messi-Ronaldo hangisi daha iyi?
Messi Arjantin'de oynarken yaşadığı bir hastalık yüzünden tedavi olamazsa futbol oynayamayacak duruma gelmiş.Orada oynadığı klüp tedavi masraflarını üstlenmediği için hormanlarındaki düzensizlik çözülememiş.Barcelona'nın o kadar muazzam çalışan bir altyapısı var ki Messi'nin yeteneklerini taa o zaman keşfetmişler.(ki bu 10 sene öncesine tekabül ediyor.)Ve Messi'ye eğer İspanya'ya gelirse bu parayı karşılayacaklarını,karşığında ise Barcelona'da oynamasını teklif etmişler.(çok makul bir anlaşma.)İspanya'ya gelen Messi iyileşmesi ile birlikte her defasında bahsettiği çok sevdiği futbola geri dönmüş.Dönüş ki ne dönüş.Şu an yaptıkları ile bile dünyanın sayılı oyuncuları arasında olduğunu, bundan 50 yıl sonra bile konuşulacağını garanti altına almış gibi duruyor.Nasıl biz Maradona,Pele,Di Stefano,Puşkaş vb.lerinden bahsediyorsak bizim torunlarımızda ondan bahsedecek.Yaptığı hareketlerin daha önceden çalışılmamış olduğunu,doğaçlama gerçekleştiğini söylüyor.Neler mi yapıyor peki?Yazı ile anlatmak mümkün değil sanırım.Ama dünyada kendinden başka kimseye iltifat etmemiş,egosu son derece üst düzey olan Mourinho'ya sorarsak biraz daha zorlasa Messi'nin su üstünde yürüyebileceğini söylüyor.
Yeteneklerinin farkında ve bunları her geçen gün geliştiriyor.Mesela bu sene son vuruşlarını inanılmaz geliştirdi.En kral forvetten daha güzel bitiriyor pozisyonları.Hızı,zekası,bilekleri,takım oyunu oynaması,mütevazi yapısı onu diğer herkesten ayırıyor.Arsene Wenger onun için playstation gibi derken az bile söylemiş oluyor bence...
Gelelim Ronaldo'ya.Ben şahsen Ronaldo'dan pek haz etmem ama bir laf vardır ya yiğidi öldür hakkını yeme diye o yüzden yemeyeceğim.Dünyanın en hızlı 3. futbolcusu o zaten ve bu istatisiki bir bilgi o yüzden yoruma açık birşey değil.Vücüdunun zaten Usain Bolt'tan hiçbir farkı yok.
Sporting Lizbon'da oynarken bir sezonda Lizbon'un bütün takımlarında ( genç takım, paf takım,as takım) forma giyen tek oyuncu.Gösterdiği gelişmeyi takdir etmemek elde değil.Scholes,Giggs gibi emektar Manchester'lı futbolcuların ısrarları üzerine transfer edilmiş biri.Alex Ferguson'un eline çöp versen zaten ondan iyi bir malzeme çıkarır.Ronaldo'da bunu iyi değerlendirdi.25 yaşına gelmeden altın top ödülünü aldı.94 milyon euroya Real Madrid'e transfer oldu.Bunlar inanılması zor şeyler ama karakter açısından bakacak olursak Messi'nin yanından geçemez sanırım.Bu iki futbolcuya da birbirleri hakkındaki düşünceleri sorulduğunda Ronaldo:'Ben Ronaldo'yum.İstediğim zaman herşeyi yapabilirim' diyor.(Messi ile ne alakası varsa)Messi ise:'Para verip izleyeceğim birkaç oyuncudan biri' diyor O'nun için.Karakter açısından yorumu sizlere bırakıyorum bu örnekten sonra...
Hangisi daha iyi kişiye göre değişir ama bir gerçek var ki ikisini de izlemek yemek yemek kadar haz veriyor insana...
NOT: Bana göre hangisi mi iyi? Tartışmam.Messi > Ronaldo
7 Nisan 2010 Çarşamba
Play-Off'a çeyrek var

Play-Off'a sayılı günler kala elimizdeki tek heyecan son bileti Toronto'nun mu Chicago'nun mu alacağını takip etmek ne yazık ki.. İki takımın da ne kadar dengesiz olduğunu anlatmaya gerek yok,Chicago Mart ayında 10 maç arka arkaya kaybetmese şu anda Toronto ile Hidayet'in ilişkisi ne durumda olurdu kim bilir..Kalan maçlarını incelediğimizde 11 Nisan'da aralarında oynayacakları maç kilidi çözecek gibi gözüküyor.Çünkü diğer maçları benzer ve iki takımında halini düşünürsek kestirmek oldukça zor..
Doğuda maçlarınızın yarısını kazanmanızın Play-Off'a yeteceği güzel bir sezon daha geride kalıyor,batıya döndüğümüzde tablonun ne kadar vahim olduğu ortada.. 8.sırayı alacak takım muhtemelen sezonu %60'la bitirecek..Ruhsuz bir Detroit,Houston,Indiana izlemektense Charlotte,Oklahoma,Portland takımlarını izlemek keyifli olacaktır...
Indiana demişken koca sene yatıp,Play-Off'lara gidemeyişi kesinleştikten sonra 13 maçtan 9 galibiyet almak da ayrı bir başarı..Tamam draftlar için yatın,son sırayı alın demiyoruz ancak madem böyle performans verebiliyordunuz koca sene neredeydiniz diye de sorarlar adama..

6 Nisan itibariyle Batıda Lakers'ın arkasına dizilen takımlara baktığımızda belki de uzun seneler göremeyeceğimiz bir tablo karşımıza çıkıyor ortaya... Dallas,Denver,Utah ve Phoenix'in galibiyet ve mağlubiyet sayılarının eşit olduğu müthiş bir tablo.. Eskisi kadar güçlü değil dense de San Antonio ile Play-Off'ta eşleşmeyi hala hiçbir takım istemeyecektir..
5 Nisan günü oynanan New Jersey-Washington maçında Andray Blatche’nin triple-double yapmasına 1 ribaunt kalmışken düştüğü halleri gösteren çok eğlenceli videoyla yazıyı noktalayalım.. Açıkcası acınacak durumdaki 2 takımın,zaten sonucu belli olmuş bir maçında olay gerçekleştiği için ben 2.bir Ricky Davis vakası olarak göremedim. Keşke Blatche amacına ulaşabilseymiş de bir de o zaman neler yapacağını görebilseymişiz…
6 Nisan 2010 Salı
Bizler İnandık Siz Naptınız ulAn!
Önce tüm avantaj bizdeydi kaybetme lüksümüz var dedik. Naptınız üst üste yenildiniz avantaj kaybettiniz. Geri kalan maçları alın arkamıza bakmadan şampiyonuz dedik naptınız Trabzon'a yenildiniz. Tamam dedik Fener'i yen yine avantaj sağla dedik arkanda durduk siz naptınız yenildiniz. Hadi dedik 7 de 7 yap gönlümüzün şampiyonu ol dedik gittiniz Sivas'a puan verdiniz. Siz naptınız koca bir sene gözünüzü seveyim naptınız? 3 büyükleri yenemeyen Trabzon'a yenildiniz, bitti denen Fener'i şaha kaldırdınız, düşme potasında sürünen Sivas'a rahat nefes aldırdınız. Hiç düşündünüz mü sizi sevenler rahat nefes alıyor mu diye?
Biz bu renkleri yenilse de severiz sorun değil. Ama bizi paramız için seven futbolcuları bizde yenerse severiz. Ne gönül bağımız var ki sizle de yenilsen de seveyim. Bu renkleri giymeseniz yüzünüze bakmam sizin, yenilince niye seveyim. Ben Sabri'yi severim ben Neil'i severim ben Baros'u severim siz kimsiniz de kötü günde seveyim. Siz bu takıma ne verdiniz de arkanızda durayım.
Yok efendim yabancı antrenör Türk futbolcuyu anlamazmış. Evet anlamıyor karşınızda ki insan da size güveniyor. Kaşınızda ki tam bir profesyonelde sizide öyle sanıp kampa almıyor yazık. Gerçekten anlamıyor Türkler'i. Geçen sene yerden yere vurduğumuz Sabri yontma taş devrindeyken siz cilalı taş devri yaşıyordunuz. Adam Rijkaard la milenyuma adım attıda siz nasıl ilk insan haline geldiniz? İstediniz mi takır takır pas yaptınız onu da gördük maçta. Peki size kim dur diyor da top bilmeyen mahalle takımında ki sütçü oyunculara dönüyorsunuz. Gerçi onlara da haksızlık etmiyelim kalıcı olmak için oyuna girdiklerin de koşarlar sizde oda yok.
Şu takımın en çok forma giyen orta sahası Sarp'la Topal kaç sarı kartınız var acaba? Hiç mi faul yapmadınız hiç mi kart cezalısı olmadınız? Baros bile sezonun yarısında oynamadığı halde kart cezalısı oldu siz niye olmadınız? Topu kaymak gibi çekip alıyorsunuz da kart görmüyorsunuz heralde. Fm tabiriyle top kapma 20 maşallah da sarı kart falan amatör işi diyorsunuz.
Şimdi hava alanına inişinizi canlı gösterdiler içim acıdı. Bir kaç taraftar alkışla protesto etti, seviyesiz herhangi bir şey olmadı(Basın olacağını düşünüp ta hava alanına canlı yayın ekip göndermesine rağmen). Size bu iyiniyet yaramıyor mu acaba? Napalım Florya'yı basıp arabalarınıza tekme tokat dalalım mı? Antrenmana yumurta mı yağdıralım? Oraya kadar gelip sizi sadece alkışlayan taraftardan utanın biraz ruhunuz hala burlardaysa!!!!
5 Nisan 2010 Pazartesi
Kimse senin gibi kalpten oynamıyor...

İzmirspor’da oynarken Galatasaray’a transferine karşı çıkan nişanlısının "Ya Galatasaray, ya ben!" restine karşılık "Galatasaray!... o daha vefalı..." deyip nişan yüzüğünü avcuna vererek cevaplayacak kadar severdi Galatasaray’ı o...
Sarı-kırmızılı renklere küçükten beri hayrandım. Galatasaray, İzmir’e geldiğinde okuldan kaçar, maça giderdim. Bence Galatasaraylılık din gibi, mezhep gibi yerleşmiş, köklü bir inançtır. Galatasaray’ı işte bunun için tercih eder ve Galatasaraylılığımla her zaman gurur duyarım.
Fenerbahçe 20 bin, Adalet bir yıl için 10 bin lira transfer ücreti teklif ederken, ben Galatasaray ile yıllığına 8 bin liraya anlaşma yaptığım gün mutluluktan uçuyordum.
Galatasaray’ın alt yapısında 18 tane Metin vardı... Galatasaray’daki bu Metin’lerin sayısı bana söylendiğinde önce inanmamıştım. Futbol okulunun çeşitli kademelerinde bu Metin ismi dikkat çekmiş ve onları biraraya getirmişler. Sonra da bana haber verdiler, gittim hepsini kucakladım.
Sahaya çıkmadan önce Allah’a dua eder, sahaya en son çıkmayı uğur sayardım. Aut çizgisini geçerken daima sağ ayağımı atardım. Maça başlamadan önce arkadaşlarım kaleye şut atarken, ben dolanıp durur, oyun başlayıncaya kadar topa vurmazdım... Sakatlandığım zaman, secde ederek iki elim önde ’Allah’ım sen bacaklarımı koru’ diye dua ederdim.
Metin OKTAY . . .
Etiketler:
Metin OKTAY
Bu forma kutsaldı da nasip oldu herkese
xxx
Sabri Neill xxx xxx
xxx xxx xxx
Keita Kewell
Baros
Teşekkürler...
Sabri Neill xxx xxx
xxx xxx xxx
Keita Kewell
Baros
Teşekkürler...
4 Nisan 2010 Pazar
Bir dost

8 Ocak 2010'da Skibbe E.Frankfurt ile Antalya'da kamp yaparken Türk futbolcuları,hep yakındığımız sistemi,kısacası ülkemizi anlattığı enfes bir röportaj yapılmış..(kaynak:http://www.footballvsfashion.com)
Ülkemizde yankı bulmamış olması da enteresan.. Sadece Galatasaray dergisinde otelde takımımızla karşılaşan Skibbe'nin eski öğrencileri ve yöneticileriyle yaptığı samimi sohbetin bir kaç karesini görebilmiştik..
Amacımız vay be ne iyi adamdı da yolladı demek değil elbette. Teknik direktörünüz Rijikaard'ken bunu yaparsanız Allah taş yapabilir.. Ancak bizden olmayan birinin 1 sene bile aramızda kalmadan yaptığı tespitler inanılmaz ve şu anda yaşadıklarımızın da kopyası aslında.. Hocanın taktiğini,antrenman programını,maç dizilişini tahtada görüp de atıp tutan oyuncularımız varken daha biz ne verebiliriz ki onlara...
Umarım bu röportajın benzerini yakın zamanda Rijikaard'dan da dinlemek zorunda kalmayız..
Geçen sezon bu zamanlarda yine Antalya’da, üzerinde sarı-kırmızı forma varken peşindeki kalabalık basın grubu sayesinde aldığı nefesi takip ediyorduk. Bu sene o yine Antalya’da. Ama sessiz-sedasız. Tek farkı formasında sarının yerine siyah var. Peşinde de Türk basını yerine 13 kişilik bir Alman gazeteci ekibi. Michael Skibbe’yle eski ve yeni işini konuştuk.
Galatasaray’dan ayrılışın sancılı oldu. Geriye baktığında pişman olduğun bir konu var mı?
Galatasaray’ın teklifi kabul ederken Galatasaray’ın aslında yüzde 60’ı yabancı yüzde 40’ı Türk olan bir teknik direktör aradığını anlayamadım. Sanırım beklentilerin çakışmamasında en önemli nokta bu oldu. Pişmanlık değil ama bunu daha önce fark etmiş olmayı isterdim.
Bu tabii çok anlaşılmayacak...
Şunu demek istiyorum: Galatasaray yönetimi uluslararası isimlerle çalışırak, iyi isimler transfer ederek ‘Uluslarası’ olmaya çalışıyor. Ama bu formülün tutmasına olanak yok. Aslında eksik olan eğitim. Futbolcular iyi yetişmiş. Ama uluslarası olmak için eğitilmemiş. Gelen yabancılarla arada fark doğuyor. Birey olarak hareket etmiyorlar. Herşeyden önce yabancı dil bilmiyorlar. Almanya’da yetişmiş bir Türk oyuncudan bile mantalite ve bakış açısı olarak eksik olduklarını görüyorlar. Çünkü onlar Almanca ve İngilizce konuşarak geliyor. Bu eksikliği bilmek, fark etmek onları üzüyor.
Ben futbolcuların büyük takıma, işte mesela Galatasaray’a gelince hayalleri bittiği için ilerlemediklerini düşünüyordum
Tam olarak değil. Kendilerini Avrupa’da eğitim almış veya yabancı futbolcularla kıyasladıkları zaman geriden geldiklerini görüyorlar. Bunu bilmek onları üzüyor. Aslında çok çabalıyorlar. Yetenekliler. Ama dediğim gibi ‘uluslarası olmak’ eğitim gerektirir. Lafta kalmamalı. Mesela Meira kendi kalitesini gösteremedi. Çünkü burada mutlu olamadı. Onunla konuştuğum zaman Portekizce, Almanca, İngilizce, İtalyanca konuşabildiğini Türkçe için de çok zor olmasına rağmen çabaladığını söylüyordu. Ama Galatasaray defansında kimse bu dillere hakim olmadığı için, solunda Servet, sağında Sabri, önünde Topal, defansı toplaması mümkün olmadı hiçbir zaman... Bu konuda yönetim onları önemsemiyor. Futbolcularına bu manada sahip çıkmıyor.
Peki Lincoln? Sonuçta o da ‘uluslarası’ bir futbolcu ama uyum sağlamayadı... Tabii seninle çalışırken en iyi performansını almayı başardın, bu nasıl oldu?
Lincoln özel bir futbolcu. Bir kere ona yapıştırılan etiketiler doğru değil. Hiç gece hayatı yok mesela. Ağzına içki sürmez ayrıca. Ama çok yetenekli bir futbolcu ve bu yeteneğine övgü bekliyor. Onu bu konuda serbest bıraktığınızda, yeteneğini takdir ettiğinizi belirtip bunun ona sorumluluk yüklediğini anlattığınızda o da size tam karşılığını vermeye çalışıyor. Bazı maçlarda bunu yapamadı. Ama en azından elinden geleni yaptı. Ben onu Eintracht Frankfurt için de bu yüzden istedim. Ama tabii kötü ünü kulübün soğuk bakmasına yol açıyor. O da zaten futbola küsmüş durumda. 2-3 gün önce konuştum. Keyif almadığını, futbol oynamak istemediğini söylüyor. Birkaç gün içinde baba olacak... Belki onun için yeni bir dönem başlar...
Futbolcularınız senden kopamıyor galiba...
Bu hep böyle oldu benim için. Çalışırken alışıyorlar. Çünkü hepsinde telefonum vardır. Ve beni istedikleri zaman arayabilirler. Futbolcularla ilişkim hep dostluk üzerine kuruldu. Galatasaray’lı futbolcularımla da kopmadım. Arada telefonlaşıyoruz.
Bu kadar arkadaşça davranmanın otorite boşluğu yarattığını düşünmüyor musun? En azıdan Türk futbolcularla?
Hayır! Ben böyleyim. Sırf ‘otorite prim yapar’ diye kendimi değiştiremem. Değiştirmedim de. Uzun vadede olması gereken bu. Ben kamp yapmıyordum. Kamp son derece sıkıcı bir olay. Bu eleştiriliyordu. Ama bir futbolcu ertesi gün maçı varsa gece çıkmaması, erken yatması gerektiğini kendisi bilmeli. Bunu bir hoca istediği için değil, bilinçli olarak kendisi yapmalı. Eğitim derken kastettiklerimden biri de bu işte...
Galatasaray yönetimiyle ilgili sorunun var mı?
Beklentilerini daha önce anlamış olmayı isterdim. Haldun Üstünel ve Adnan Sezgin’in yetkilerinin hangi konularda olduğunu ancak 2 ay sonra anlayabildim. Bana baştan bilgi verilmedi mesela. Bir de ben bazı şeylerin temelden değişmesi gerektiğini savunuyordum. Ama bana ‘bunlar değişmez’ diyorlardı.
Ne gibi?
Mesela futbolcuların komple bir eğitim alması gibi. İsim vermek istemiyorum ama şu futbolcuyu şöyle yapmalıyız dediğim zaman ‘hayır, o değişmez, o öğrenmez, uğraşma’ diye karşılık alıyordum. Oysa ki emek harcamak, o futbolcuları birer birey yapmak lazım. Ben onlara inanıyordum. Ama tabii böyle bir değişim zaman ister ve yönetim bu zamanı vermek istemiyordu. Biraz da şöyle düşünüyorum. Futbolcuların kendi kararlarını otoritelere bırakmaları, fikirlerini açıkça ifade edememeleri bu sistemin işine yarıyor. O zaman yöneticiler de ön plana çıkıyor önem kazanıyor, gündem onların etrafında oluşuyor. Halbuki normalde Türkiye hariç hiçbir yerde başkanların ismi bilinmez. Bu kamuoyu onların da işine yaradığı için sistemi değiştirmek ve ‘uluslararası’ olmak istemiyorlar.
Galatasaray’a geldiğin için pişman oldun mu?
Hayır. Galatasaray’la aynı zamanda Panathinaikos’tan da teklif almıştım. Onlarla da görüşmüştüm. Galatasaray’lı yöneticilerle Türkiye’de Almanya’da birkaç görüşme yapmıştık. Benimle ilk temasları zaten Galatasaray’la oynadığımız Bayer Leverkusen maçından sonraydı. Son olarak ben Galatasaray’ı reddetmeye karar verdim. Çünkü Leverkusen’de çalıştığım yardımcılarım özel sebeplerden Türkiye’ye gelmek istemediler. Ben Adnan Sezgin’e ‘teklifinizi kabul etmeyeceğim’ dediğimde bana destek olacaklarını, her türlü konuda yardımcı olacaklarını söylediler. Ama takımla ilgili sorunların yanı sıra o dönemde yönetim başka konularla meşguldü ve karşılıklı beklentilerimiz çakışmadı... Ben Galatasaray’ı çok sevdim. Kulübü, taraftarı sevdiğim kadar futbolcularımı ve kulüp binasında bizimle çalışan özveriyle işlerini yapan kadroyu da sevdim. Onlar için başarılı olmak isterdim.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)


